Otuz Beşten Bakınca Dünya

 Otuz beş. Hani o meşhur şiirdeki gibi duvara yazıp yanına çarpı atılacak kadar kesin, ama alnına “orta yaş” damgası vurulacak kadar da acımasız olmayan yaş. Tam arası bir yer. Bakkalın tezgahıyla manavın terazisi arasında, kahvenin buharıyla faturanın son ödeme tarihi arasında, hayalinle gerçeğin tam orta yerinde. Otuz beş, durup nefes alma yaşı. Çocukken “büyüyünce” dediğin ne varsa toplamaya başladığın, büyüdükçe küçülen şeyleri fark ettiğin, küçük kaldıkça büyüyen dertleri görüp yine de gülmeyi becerebildiğin yaş. İnsanın kendine “ben kime dönüşüyorum” diye sorduğu, ama artık bu soruya sitemle değil, ilginç bir şefkatle baktığı bir dönüm noktası.

Otuz beş olduğunda sabahlar farklı kokar. Aynı kahve, aynı kupada, aynı mutfakta ama başka bir sessizlik eşlik eder. Telefonda gece açık kalan sekmelerin hepsi kapanmak ister. Eskiden hayat bir an önce başlasın diye koştururdun, şimdi gün başlarken ona ceketini giydirip “sakin ol, acele edersek ayak bileğimizi burkarız” dersin. Yaş değil mesele, sürat. Koşu bandını kapatıp kaldırıma çıkma cesareti. Otuz beş, yokuşu hissettiğin yaş. Yokuş var diye şikayet etmeyi bırakıp adımlarını yere biraz daha sağlam bastığın çağ.

Kendine itirafların çoğalır. Artık ekmeği ikiye bölmek kadar kolaydır bazı hakikatleri ikiye ayırmak. Mesela cesur olduğunu sanıyordun, aslında bir sürü şeyi erteleye erteleye yarınlara saklıyormuşsun. Mesela kırılgan olmadığını sanıyordun, meğer incinmekten kaçmak için herkese şaka yapıp gülüp geçiyormuşsun. Mesela kimseyi kıramayacağını sanıyordun, en çok kendini kırmışsın. Otuz beşte bunları fark edip aynaya çok da dramatik bakmadan “iyi ki öğreniyorum” diyebilmek büyük lütuf.

Görmeyi öğrenirsin. Sadece uzaktakini değil, yakındakini de. Annemin göz kenarındaki çizgiyi, babamın merdivenleri inerken tutunduğu korkuluğu, kardeşimin sesindeki yorgunluğu, eşinin omzunda taşınan görünmez yükü, arkadaşının “iyiyim ya” derken boğazına dizilen düğümü. Otuz beşte insan karşısındakinin kelimelerinden çok nefesini duyar. O nefes bazen daralır, bazen açılır. Kimi gün bir çayın içine saklanır, kimi gün bir mesajın içine. Uzun uzun konuşmaktan utanmazsın artık, kısa kısa susmaktan da korkmazsın.

“Sağlık” kelimesi anlam şişmesinden nasibini alır. Yirmilerde “sağlık olsun” diye geçiştirilen şeyler otuz beşte “tahlil sonuçları ne zaman çıkar”a döner. Eskiden apartman kapısındaki ilanlara bakardın, şimdi gözün eczanenin vitrinine kayar. D vitamini düşüşte, ferritin dalgalı, bel ara sıra nazlanır, boyun ofis sandalyesine trip atar. Ama asıl değişen beden değil. Bedenin sesini duyan akıl. Yemeği “canım çekti” diye değil, “bedenim ne istiyor” diye seçmeye başlarsın. Hesap makinesi gibi değil, barometre gibi yaşarsın. Havanın basıncını hisseden kemikler olur ya hani, işte kendini de böyle okursun. Ruhun nem oranına göre vurursun adımlarını, kendine iyi geleni ölçüp biçmeden kabullenirsin.

Para mevzusuyla olan ilişkin de değişir. Peşin olunca daha ucuz dediklerinde hafifçe gülersin. Otuz beş, taksitlerin soyadı olduğu yaş. Kredi kartı limitinin bir kişilik değil, bir ailelik duyguları taşıdığını fark ettiğin çağ. Pazar filesinin ağırlığını sadece bileğinde değil, zihninde de hissedersin. Markette bir sosun etiketini çevirip içindekilerden çok, “buna gerçekten ihtiyacım var mı”yı okursun. Savurganlıktan değil, seçicilikten söz edersin artık. Çünkü her seçim, iki şeyin aynı anda imkânsız olduğunu fısıldar: Hem her şeye sahip olmayı istemek, hem de hafif kalmak. Otuz beş, hafiflemeyi öğrenme yaşıdır. Fazla lafı, fazla eşyayı, fazla vaadi, fazla beklentiyi, fazla suçluluğu çıkarıp ayakkabılığın üstüne bıraktığın yaş.

İlişkilerin rengi değişir. Arkadaş sayın azalıp dostluk derinliğin artar. Whatsapp gruplarında okundu bilgisinin ağırlığı kalmaz, bir gün gecikmiş cevabın hatırası bile tatlıdır; çünkü kimse kimseye kırgınlığını abonelik gibi dayatmaz. Çocukluk arkadaşlarınla konuşurken araya yıllar girse bile cümleler kaldığı yerden devam eder. İçlerinden biri bir fotoğraf atar; yıllar önce aynı masada gülümsediğiniz karelerden biri. Orada kimlerin olmadığına değil, orada olmanın nasıl bir şans olduğuna odaklanırsın. Geçmişe özlemle değil, bugüne şükürle bakmak. Otuz beşin en büyük alışkanlığı budur.

Aşkta telaş biter, turşu kıvamı başlar. Az tuz, çok sabır. Büyük lafların enerjisi yerine küçük jestlerin kalıcılığını keşfedersin. Bir sandalye çekmek, bir çay koymak, kapıyı sessiz kapatmak, “bir şey ister misin” yerine “bir şeye ihtiyacın var mı” demek. Otuz beşte sevgi, bir maratonun yüzüncü kilometresi gibi değildir. Daha çok bir mahalle yürüyüşü. Her köşede tanıdık bir yüz, her adımda tanıdık bir ritim. Eskiden ateşliyse gerçek sanardın, şimdi söndüğünde de kalıyorsa gerçek olduğunu bilirsin.

Kariyer denen o devasa kelime daha insani boyutlara gelir. CV’ne eklemeye heves ettiğin her yeni satır, aslında gündelik hayatından çalınmış bir saat demektir. Bunu fark edersin. Hırsla değil, hikmetle bakarsın işe. “En başa ben yazılayım” arzusunun yerini “bu iş sağlam olsun” kaygısı alır. Takdir edilmek güzeldir ama işinin görünmez kısımlarıyla gurur duymayı keşfedersin. Mesai çıkışı gün batımına yetiştiğinde, ofisin floresan ışığı altında değil, sokakta kızıllıkla yıkanmış yüzlerdeki sevinci görürsün. Otuz beş, emeğin sessiz onurunu öğrenme yaşıdır. Proje kod adlarının, toplantı notlarının, kurumsal imza bloklarının ötesinde bir anlam ararsın ve bulursun: İnsanlara dokunmak. Adın geçmese de izinin kaldığı bir cümle, bir iş, bir çözüm. “Ben yaptım”dan çok “biz başardık” demenin iç ferahlığı.

Ev de değişir. Evin içindeki eşya sayısı değil, eşyaların seninle kurduğu ilişki. Eskiden boş duvar seni rahatsız ederdi, şimdi boş duvarda dinlenir gözlerin. Bir saksı bitkisinin yaprak vermesi şenlik gibi gelir. Balkon demirlerindeki tozu silerken sadece temizlik yapmazsın, zihninin raflarını da düzenlersin. Otuz beş, evi oturtma yaşıdır. Oturmak dediğim, şu şedid bir konforculuk değil. Köksüz savrulmalardan usulca vazgeçmek. Evin mutfağında kaynayan tencerenin ritmini duymak, masayı iki kişi için değil dört kişi gelecek gibi kurmak. Bir tabak fazla koymanın bolluk değil, paylaşma daveti olduğunu hatırlamak.

Sokağın sesi de başka gelir. Mahalle bakkalının “var mı bir isteğin” demesindeki samimiyeti daha net duyarsın. Servis minibüsünün erken saatlerindeki keskin frenini, okul önlerinde sabah telaşının kuralsız senfonisini, çöp kamyonunun geceyi delen gürültüsünü, sabah ezanının serinliğini, pazar yerinin öğle sıcağında yorgun düşen bağırışlarını. Dünya eskisi gibi değil elbette. Kimse aynı kalmıyor. Ama değişen dünyanın içinde değişmeyen ihtiyaçların var. Belki bu yüzden otuz beşte insan “yenilenmek” kelimesini moda dergilerinden koparıp hayatına yerleştirir. Gardırobunu değil, huyunu yenilersin. Hızını değil, niyetini. Telefon modelini değil, bakış açını. Otuz beş, kendini güncelleme yaşıdır. Yazılım değil, bilgelik güncellemesi.

Zamanı ölçüşün değişir. Haftalar pazartesiden sayılmaz artık, çocukların okul takvimiyle, annenin muayene randevusuyla, işin teslim tarihiyle, arkadaşının düğünüyle, bir de kendine ayırdığın minik kaçamaklarla akıp gider. Eskiden “boş vaktim yok” derdin, şimdi “boş vakit diye bir şey yok” olduğunu anlarsın. Her vaktin bir bedeni, bir ruhu, bir anlamı var. Bu yüzden otuz beşte en kıymetli şeylerden biri plan yapabilmek değil, iptal edebilmektir. Kendine acımadan, başkalarını kırmadan, hayatı küstürmeden iptal etmek. Yorulduğunu kabul edip dinlenmek. Dinlenmeyi kirli bir kelime gibi görmemek.

Sosyal medyada da bir kırılma olur. Eskiden fotoğrafın ışığıyla savaşıyordun, şimdi fotoğrafın gerekçesiyle konuşuyorsun. Her şeyi paylaşmak zorunda olmadığını kabullenmek tuhaf bir konfor sağlar. Hatıraları saklamak utanılacak bir cimrilik değil, kıymetin muhasebesidir. Otuz beşte insan, görünmek ile var olmak arasındaki makası ölçmeyi öğrenir. Gösterişten değil, sıcaklıktan beslenen bir görünürlük. Kendi halini kendi halinde yaşayıp, gerektiğinde ortaya çıkmak. Bazen hiçbir şey yazmadan sadece bir şarkı linki bırakmak. Bazen uzun uzun yazıp sonra tamamını silmek. Sessizliğin de bir paylaşım türü olduğunu görmek.

Müzik bile başka çalar. Gençken seni ateşleyip sokağa attığı şarkılar şimdi hatıra defterinin kenarına ilişen post-it’lere dönüşür. Sözler aynı, sen başka. Bazı nakaratlar var, artık gururla değil şefkatle söylersin. Bazı melodiler var, yüreğine acıdan değil anıdan dokunur. Otuz beşte playlist’lerin hikayen olur. Her parçanın yanına küçük notlar düşersin. Şu şarkı, şu kavşak. Şu melodi, şu yağmur. Şu türkü, şu sofra.

Soruların çoğalır ama panik azalır. “Ne zaman evleneceğim” yerini “nasıl iyi kalacağım”a bırakır. “Ne zaman zengin olacağım” yerini “ne zaman yetineceğim”e bırakır. “Ne zaman meşhur olacağım” yerini “kime yarayacağım”a bırakır. “Ne zaman huzur bulacağım” yerini “huzur hangi alışkanlıklarımda saklı”ya bırakır. Otuz beşte insan, sorularını daha doğru yerlere asar. Yanıtlar acele etmez, ama sen de Acele Etmeyen Yanıtlar’la hayat kurmayı öğrenirsin. Sabırla ince işçilik yapar gibi. Bir masanın ayağını düzeltir gibi. Bir cümlenin vurgusunu ayarlar gibi.

Bazı hayallerin yön değiştirir. Bir kısmı küçülür, usul usul cebine sığar. Bir kısmı büyür, sahiden hayal olmaktan çıkar, plan olur. Otuz beş, hedeflerin kıvamını tutturma yaşıdır. Tencerenin altını kısar, kapağı hafif aralık bırakırsın. Taşmasın, dibi tutmasın, güzel pişsin diye. Hayat da pişsin. Ne çiğ kalsın, ne de kömür. Pişmiş şeylerin kokusu başka olur. Evin içini sarar, sokaktan geçenin bile iştahını kabartır. Otuz beş, başkalarının iştahını kabartan bir hayata niyet etme yaşıdır. Ortaya bir kap refakat koyar gibi, omzuna bir merhamet koyarsın. Kendine de başkasına da.

Kırgınlıklarını temizlemeyi öğrenirsin. İçinin dibi tortu tutmuş kahve fincanı gibi olmasın diye, ara ara sıcak su döküp bekletmen gerektiğini anlarsın. Affetmek lüks değil, bakım işidir. Onarım işidir. Bazı özürleri duymazsın bile, bazılarını beklemezsin, bazılarını da kendine söylersin. Otuz beş, kendine “hata yaptım” dedikten sonra kendini kapının önünde bekletmemeyi öğrenme yaşıdır. İçeri alır, üstüne ince bir battaniye örter, “dinlen” dersin. Ayağa kalkınca daha sağlam basarsın.

Kendi bedenini ve zihnini yanı başında bir dost gibi gezdirirsin. Biraz yürüyüş, az miktarda esneme, uygun dozda kahkaha, gerektiğinde gözyaşı. Ağlamak artık zayıflık değil, karın kaslarını çalıştıran bir eylemdir. Gülmek zaten başlı başına kardiyo. Otuz beşte mizah, kendini küçümsemek değil, kendini tam yerinden görmek demektir. Aynayı karşıya değil, biraz yana koyarsın. Gölgene de bakarsın, ışığına da. “Ben buyum” demek kibir değil, başlangıçtır.

Korkularınla barış yaparsın. Geleceğin belirsizliği eskisi gibi ürkütmez. Belirsizlik, içindeki sayfaları boş bir defter gibi bırakır önüne. “Doldur” demez kimse. Sen istersen doldurursun. İstemezsen boş sayfa da güzeldir. Otuz beş, boşluğa tahammül yaşıdır. Boş kalabalık yerine boş zamanı, boş cümle yerine sessizliği, boş tabağa çiçeği, boş duvara bir fotoğrafı, boşluğa bir nefesi yakıştırmayı bilirsin.

Şehirle tartışmaların azalır. Trafiğe atarlanmak yerine radyodaki konuşmayı dinlersin. Kuyruktaki bekleyişe söylenmek yerine sıra boyunca küçük selamlar dersin. Marketin hızlı kasasında yavaş işleyen sisteme şahit olursun, gülümseyip sepetindeki gereksiz şeyleri çıkarırsın. Otuz beş, iyi bir editör olmaya başlarsın. Metin senin, kalem senin, makas da senin. Hangi kelimeyi keseceğini, hangisini bırakacağını bilirsin. Dilden başlar bu editörlük. Ağızdan çıkan kaba bir kelime gün boyu sırtına ağırlık yapar. O yüzden inceltirsin. Keskin yerine kıvrımlı konuşursun. İnsanlar da seni böyle hatırlar.

Evin duvar takviminde yeni alışkanlıklar belirir. Her ayın bir günü sadece kendine ayrılır. Planlı bir bencillik değil bu. Bencilliğin planla iyileşen bir şey olduğunu anlarsın. O gün saçını kestirir, parkta tek başına oturur, bir kitap sayfasını yarım bırakır, kahveni yudumlayıp geri kalanını dökersin. İsraf değil bu. Bitirmemek, bazen tamamlamaktır. Otuz beş, yarım bırakmayı suç saymaktan vazgeçtiğin yaştır. Bazı cümleler eksik dursun ki hayat nefes alabilsin.

Çocuklarla ilişki başka bir renge döner. Onlarla oynarken telefonunu bir kenara bırakmayı artık unutmamaya çalışırsın. Unutursan da kendine sert davranmazsın. Onlar sorar, sen bilir gibi yapmazsın. Bilmediğini bilmek büyüklenen bir tavır değil, öğretici bir yerleşikliktir. “Bak bunu bilmiyorum, beraber bakalım” dersin. Çocuğun göz bebeğinde çıkan o küçük parıltı var ya, işte otuz beşi genç kılan o parıltıdır. Gençlik beden meselesi değil, merak meselesidir. Merak edebilen insan yaşlanmaz. Merak, insanın içine açılan pencere. Otuz beşte bu pencereyi kapatmamayı öğrenirsin.

Yalnızlıkla ilişkin evrilir. Yalnız kaldığında kaçmak yerine odaya bir sandalye daha koyarsın. Yalnızlığı misafir gibi ağırlar, sohbet edersin. “Ben niye böyleyim” diye didiklemek yerine “bugün nasılız” diye sorarsın. Çoğul çekersin kendini. İçindeki çocuk, ergen, yetişkin, yaşlı hepsini aynı masaya oturtursun. Hepinizin derdi başka, ama çay aynı. Bu masada itiş kakış yok, yer değiştirme var. Bazen çocuk öne oturur, bazen yetişkin. Otuz beş, içindeki kalabalıkla tanışma yaşıdır. Hepsine yer açtıkça odanın ferahladığını görürsün.

Kayıplara bakışın değişir. Birinin eksilmesi sadece yokluk değildir artık, yeni bir varlık biçimidir. Hatıranın aldığı şekil seni yalnız bırakmaz. Fotoğraf kutusunu açınca toz değil, sıcaklık yayılır. Gidenlerin yokluğunda yeni bir varlığın filizlendiğini görürsün. Otuz beş, yasın başında bekçilik yapmayı bırakıp yasla yürümeyi öğrenme yaşıdır. Yürürken ağlamak ayıp değildir, yürürken gülmek de günah değildir. İkisinin bir arada oluşu insanı insan yapar.

Kendine verdiğin sözlerin de şekli değişir. Eskiden “asla” diye başlardı çoğu. Şimdi “elimden geldiğince” diye başlıyor. Bu, vazgeçiş değil. Bu, aşırılıktan arınmış bir ciddiyet. Her gün 10 sayfa okumak yerine bugün 5 sayfa çok iyi olur diyebilmek. Haftada 5 gün spor zorlaması yerine merdiveni ikişer çıkmamak. Her sabah 6’da kalkmak yerine her sabah kendine nazik uyanmak. Otuz beş, takvimlerle kavga etmeyi bırakıp ritimle barıştığın yaştır. Ritmi tutturan şarkı, sözleri karıştırsa da melodisiyle sevdirir kendini. Sen de öyle olursun. Her gün aynı mükemmellikte söylemezsin cümlelerini ama her gün aynı niyetin olur.

Şehir dışına çıkma hayalleri artar. Deniz görmeye değil, denizi duymaya gidersin. Dağ fotoğrafı için değil, havanın kokusu için. Otobüs penceresinden ağaçların gölgesini sayarken, hiçbir sayının aslında yetmeyeceğini anlarsın. Otuz beş, saymaktan vazgeçip bakmayı öğrendiğin yaştır. Bakmak, görmenin başlangıcıdır. Gördüğün şeyle aranda mesafe koyup ona nezaketle yaklaşmak. Bir kuşun konduğu elektrik teline merhametle bakmak. Koşan çocuğun düşmesine panikle değil, sükûnetle el uzatmak.

İşin ilginci, otuz beşte başarı ölçütlerin cilasız gerçeklere yanaşır. Çamaşırları kurutmadan almamak, bir tabağı koparmadan yıkamak, faturayı son gün yatırmamak, diş ipi kullanmak, arabayı sağa düzgün park etmek, bir komşunun kapısını çalmadan önce içinden “inşallah uygundur” demek. Bunlar kimseyi etkilemez dışarıdan, ama içerde koca dağlar yer değiştirir. Otuz beş, küçük zaferlerin büyük mutluluklara dönüştüğü yaştır. Sosyal medyaya sığmayan, ama yatağa başını koyduğunda içine yayılan huzur.

Ve elbette, kendinle ilgili düşünme biçimin değişir. Kendine patron edasıyla talimatlar veren o iç sesin, daha şefkatli bir arkadaşın tonuna bürünür. “Yine beceremedin” yerine “bugün böyle oldu, yarın deneriz” der. “Herkes senden ileride” yerine “herkes kendi yerinde” der. “Sende bir tuhaflık var” yerine “sende bir güzellik var, onu koru” der. Otuz beş, iç konuşmasını terbiye etme yaşıdır. Kendi kendine iyi davranmayı öğrenirsin. Bunu iddia cümlesiyle değil, pratikle yaparsın. Erken yatarsın mesela. Yorgunluk zili çalınca sus dersin. Birinin ısrarına hayır dersin. Birinin ihtiyacına evet dersin. Yerini yurdunu bilmek gibi bir olgunluk. Kimin yanında ne kadar kalacağını bilmek gibi bir basiret.

İroni nerede dersen, otuz beşin ironisi şurada saklı: Gençken dünyayı değiştireceğini sanırsın, otuz beşte bir odayı toplamanın dünyayı değiştirmek kadar güzel bir başlangıç olduğunu anlarsın. Gençken büyük sözlerin peşinden koşarsın, otuz beşte küçük işlerin büyük sözleri susturduğunu görürsün. Gençken her şeye yetişmek istersin, otuz beşte yetişmemenin bir tercih olabileceğini keşfedersin. Hayat kovaladıkça kaçan bir gölge değil, yanına davet edildiğinde sessizce oturan bir misafirdir. Otuz beşte ona yer açmayı öğrenirsin. Yer açtıkça çoğaldığını görürsün.

Bir gün, hiç beklemediğin bir anda aynada bir saç telinin beyazını fark edersin. Parmaklarınla yoklayıp kendi kendine güler, “hoş geldin” dersin. Bu bir kayıp değil, iz. Geçtiğin yolların ılıklığı. Gözünün kenarındaki çizgi de öyle. Gülüşlerinin güzergahı. Otuz beş, izleri sevme yaşıdır. İz bırakan şeylere meyletme, iz bırakmayan şeylerden çekilme yaşı. Konuşurken cümleyi bitirip karşı tarafa soru bırakma yaşı. “Sence?” diye sorma yaşı. Konuşmayı çoğaltan suskunlukları sevme yaşı.

Günün sonunda, otuz beş dediğin şey hayatın sende açtığı bir sekme. Kapatsan da açık kalır, çünkü öğrenme modu hep açıktır artık. Kaydetmeyi unutmazsın. Kalbinde taslaklar klasörü oluşur. Oraya yazarsın: Bu akşamki çorbanın kokusu. Babamın “yavaş” deyişi. Annemin “dur hele” deyişi. Eşinin akşamüstü omzuna bıraktığı başın sıcaklığı. Çocuğunun gözlerinde sabah güneşi. Arkadaşının kahkahasında saklı iyimserlik. Kendi yorgunluğunda saklı emek. İçinin bir köşesinde hep açık duran o dosya, otuz beşte iyice zenginleşir. Yedeklemeyi de öğrenirsin. Unutmanın hayatın bir parçası olduğunu kabullenir, hatırlamanın yollarını çoğaltırsın. Yazarsın, fotoğraf çekersin, bir taşın altına küçük bir tarih koyarsın. Anlam peşine düşmezsin, anlam seni bulur.

Otuz beşte dünya, senden daha büyük ama senden çok uzak değildir. İçinden geçer. Sen de ondan geçersin. Bir otobüs durağında, bir bank sırasında, bir okul kapısında, bir iş toplantısında, bir mutfak tezgahında, bir yatağın kenarında, bir balkonda, bir duvarda, bir fotoğrafta. Hayat bir yere sığmaz. Sen yine de sığdırırsın. O yüzden otuz beş güzeldir. Çünkü tam ortasında durmanın, her yöne bir adım atabilmenin, geçmişe gülümseyip geleceğe seslenebilmenin yaşıdır. Ve bilirsin ki yol daha uzundur. İyi ki de öyledir. Uzun yolların gölgesi uzun olur, serinlik yapar. Uzun yolların türküsü uzun olur, birlikte söylenir.

Evet, yaş otuz beş oldu. Hediye paketinin içinde “olgunluk” yazan ağır bir kitap yok. İçinden çıkan şey basit: Kendine karşı dürüstlük, başkalarına karşı nezaket, dünyaya karşı merak. Bu üçü olduktan sonra gerisi tencerenin suyu gibi. Kaynar, taşar, azalır, çoğalır. Sen kepçeyi tutmayı bilirsin. Tadına bakmayı, tuzunu ayarlamayı bilirsin. Birine ikram etmeyi bilirsin. O zaman tamamdır. Otuz beş, tam da budur. Tam, budur.

Bir gün bir yerde karşılaşırız belki. Sen otuz beşin yeni yeni cümlelerini kuruyor olursun, ben otuz beşin eski bir daktilosunu tamir ediyorumdur. Bir çay içer, iki cümle kurarız. “Nasılsın” derim. “İyiyim” dersin. “İyi kal” derim. “Kalacağım” dersin. Sonra kalkar gideriz. Yürürken ikimiz de geriye dönüp aynı şeye bakarız. Gökyüzüne. Çünkü otuz beşte insan gökyüzüne bakmayı unutmamayı kendine söz verir. Bu söz, büyük yeminler kadar gürültülü değildir. Ama en kalıcısı budur. Gökyüzü geniştir, hayat da. Sen de öylesin.

Şimdi kapatırsın telefonu. Perdeden içeri süzülen ışığa bakarsın. Bir bardak su içersin. Omuzlarını gerersin. İçinden küçük bir ses der ki: “Tamam. Devam.” Otuz beşin cümlesi budur. Kısa, net, gerçek. Tamam. Devam.

Ve bil ki, bu yaş, bir varış değil. Yeni bir başlangıç. Kendi ritmine kulak verip ağır ağır ama kararlı adımlarla yürürken, her adımda yeni bir seni bulacaksın. En güzel tarafı da şu: Bulduğun sen, eskisine hiç benzemeyecek ama onu küçümsemeyecek. İkisini de alıp aynı kalpte misafir edeceksin. Birlikte kahkaha atacak, birlikte susacaksınız. Bu yüzden güzel otuz beş. Çünkü barıştırır. Geçmişle geleceği, hızla dinginliği, hevesle sabrı, korkuyla cesareti barıştırır. Sen de arabulucu olursun kendi hayatında. Ne şahane bir meslek.

İşte böyle. Yaş otuz beş oldu. İyi ki oldu. İyi ki buradasın. İyi ki bakıyorsun, görüyorsun, seçiyorsun, bırakıyorsun, alıyorsun. Her şey tam kararında olmasa da niyetin tam. Niyet dediğin şey, insanın hayatındaki pusula. Pusulan doğruysa yol ne kadar dolansa da varırsın. Sen varırsın. Yavaş yavaş, sakin sakin, kendine benzeyerek. Yolun açık olsun. İçin serin, yüzün aydınlık, adımların bereketli olsun. Şimdi bir nefes al. Tamam. Devam.

Yorum Gönder

Blog içerisinde minimum hatta hiç görsel kullanmamaya özen gösteriyorum, dikkat dağıttığına inanıyorum. Yazılarımda amacım sizlerle sohbet etmek, dahil olmak isterseniz yorum bırakmanızı rica edeceğim, mutlaka cevaplıyor olacağım, kendinize iyi davranın...

Daha yeni Daha eski