Yüzüğün Gölgesinde Yolculuk

Orta Dünya ile ilk tanıştığım anı hatırlıyorum. Gaziantep’te serin bir yaz gecesi, sokaktan gelen fıstık kavrulma kokusu hâlâ balkonun demirine siniyordu. Ekranda bir harita açıldı, müzik usulca yükseldi. Sonrası malum: bir yüzük, bir görev, küçük insanların büyük imtihanı. Yüzüklerin Efendisi’ni yalnızca bir macera diye izleyenler de var, hayatın taşlarına çarpa çarpa olgunlaşan bir insan hikâyesi diye okuyanlar da. Bence ikisi de doğru. Çünkü bu seri, gücün çekim kuvvetini ve güce rağmen kalabilmenin ahlakını aynı anda anlatıyor. Bazen bir hobbitin tereddütlü adımı, bir kralın kılıcından daha gürültülü gelir insana. Serinin kıymeti de burada başlıyor: ihtişam ve alçakgönüllülük yan yana yürür.

Şu soruyu sık sorarız kendimize: güç dediğimiz şey neye benzer, ele geçtiğinde insanı nasıl değiştirir? Tek Yüzük’ün sesi bir fısıltı gibi başlar, sonra insanı içerden oyup yeni birine dönüştürür. Frodo’nun parmak uçlarında yankılanan bu fısıltı, aslında her çağın iktidar arzusuna dair bir uyarı. Babadan kalma saltanatların, modern ekranların, şirket koridorlarının peşinden koşturan karanlık aynı karanlık. Ne var ki hikâye bize başka bir kapı da aralar: dostluğun, sadakatin, küçüklüğe razı olmanın beklenmedik gücü. Sam’in “Ben seni taşıyacağım” cümlesi, hayatın orta yerinde birbirimizi sırtlamanın şiirli hali. Bu yüzden Orta Dünya’nın yolları, bizim mahalle aralarına benzer. Düşe kalka, bazen korka korka, yine de yürürüz.

Peter Jackson’ın uyarlaması, edebiyatın dağını sinemanın merceğinden geçiren bir emek destanı. Üç film, 1999 sonbaharından 2000’in sonuna uzanan 14 aylık bir tempoda Yeni Zelanda’da eşzamanlı çekildi, ardından 2001’den 2003’e kadar her yıl ek çekimlerle cilalandı. Bu büyük risk, New Line’ın cesareti kadar setlerde kurulan kardeşliğin eseriydi. Filmlerin tamamı Jackson’ın memleketinde çekildi, onlarca birim aynı anda çalıştı, yüz elliden fazla lokasyon kullanıldı. Böyle anlatınca kuru bir prodüksiyon notu gibi durabilir ama o rüzgârda savrulan pelerinlerin, atların nal seslerinin, çimenlerin arasına sinen sisin bu gerçek coğrafyadan süzülmesi, perdeye bir tür toprak kokusu veriyor. Aynı filme elini sürmüş marangozun, zırhçıların, deri işçilerinin emeği gözle görülür hale geliyor. Bu maddi gerçeklik, CGI çağında filmleri hâlâ diri tutan başlıca sütun. Üçlemenin çekim sürecine ilişkin ayrıntılar, eşzamanlı prodüksiyon ve ek çekim takvimiyle birlikte belgelendi. 

Yeni Zelanda’nın kendisi başlı başına bir karakter. Pelennor Çayırları’nın yakınındaki Twizel ovası, Rohan’ın ufkunu olduğu gibi yansıtıyor. Mount Victoria’da Nazgûl’den köklerin altında saklanan hobbitlerin o tedirgin nefesleri, Wellington ormanlarının gölgesinde çekilmiş. Yani kartpostal bir manzara değil yalnızca, hikâyenin nabzına uyan bir topografya. O yüzden kameranın sık sık geniş açıya kaçması, Orta Dünya’nın nefesini izleyiciye üfleme çabası. Bugün hâlâ dünyanın dört bir yanından insanlar o turlara katılıp “Burası gerçekten orası” demek için yola çıkıyor. 

Elbette büyünün büyük kısmı Wētā Workshop gibi atölyelerin el emeğinde saklı. Zırhlardan kılıçlara, çamurdan yaratıklara, minyatür denmeye utanan koca maketlere kadar türlü teknik kullanıldı. Onların takma adıyla bigature denilen dev maketler, dijital görüntü işleme ile kusursuzca birleşti ve şehirler, kaleler, kuleler elle yapılmış bir rüya gibi perdeye kondu. Dijital ile fizikselin el sıkıştığı bu çağ eşiği, bugün hâlâ başvurduğumuz bir yöntem kitabı. 

Müziğe gelince. Howard Shore’un partisyonu, Orta Dünya’nın nabzına bağlanmış bir stetoskop gibi. Shire’ın neşeli mandolinleri ile ufak kasabaların pazar yerlerine benzeyen güven duygusu açılır, Gondor’un temasıyla taş duvarların asilliği yükselir, Mordor’un ağır nefesiyle içimize bir sızı çöker. Shore, leitmotifleri karakterlere, kavimlere ve hatta objelere dağıtırken, bizi temaların anı defterine yazdırıyor. Bir kez duyunca dönüp dolaşıp o melodiyi hatırlıyoruz. Kendi deyişiyle, Jackson’la uzun bir işbirliği içinde, tema örgülerini hikâyenin nefesiyle birleştirdi. Bu müzikal dokunun inşası üzerine yapılmış söyleşilerde, bu sabır işçiliğinin izlerini çok net görmek mümkün. 

Ve Gollum. Sinema tarihinde insan performansının dijitale, dijitalin insana bu kadar yaklaştığı az an var. Andy Serkis’in bedensel ve ses performansı, hareket yakalama teknolojisiyle birleşince ortaya hem ürkütücü hem acıyan bir varlık çıktı. Gollum’u karikatüre kaçırmadan, bağımlılığın yırtık yorganı gibi, bir ileri bir geri savrulan bir ruh olarak göstermek kolay değildi. Serkis’in performans yakalama alanındaki öncülüğünü ve bunun modern sinemaya etkisini anlatan kaynaklar, bu işin sadece teknoloji değil, özünde sahici oyunculuk olduğunun altını çizer. Bu yüzden Gollum’u izlerken aynı anda hem tiksiniyor hem acıyoruz. Çünkü o içimizdeki küçük ve inatçı karanlığın yüzü. 

Üç filmin anlatı mimarisi, klasik yolculuk şemasının ötesine geçer. Yüzlerce sayfalık bir metni sinemaya çevirirken metnin ruhunu zedeleme ihtimali büyüktü. Ama Jackson, metnin şiirini hamasete boğmadan, romantizmini şekerlemeye çevirmeden taşıdı. Dostluğun kolektifliği ile bireyin iç mücadelesi dengede duruyor. Aragorn’un tereddütlü asaletinden Éowyn’in “Ben de insanım” diyen isyanına, Boromir’in gururdan açılan yarasından Faramir’in ağır sessizliğine kadar her karakter, insanın güçle ve korkuyla pazarlığını temsil ediyor. Hikâye karanlığı överek değil, karanlıkla baş etmenin yollarını tartışarak yol alıyor.

Ödüller bu emeğin sadece vitrini oldu. Kralın Dönüşü, 2004’te girdiği 11 dalın tamamını kazanarak Akademi tarihinde benzeri görülmemiş bir süpürme yaptı. Hem Titanic hem Ben-Hur ile paylaştığı 11 ödül rekoruna ulaştı ve En İyi Film ödülünü kazanan ilk büyük fantezi olarak tarihe geçti. Bu başarı, serinin yalnızca gişe başarısı değil, sanat olarak sinemanın büyük törenlerinde de kabul ve takdir gördüğünün kanıtıydı. 

Gişe cephesinde tablo daha da parlak. Yüzük Kardeşliği yaklaşık 868 milyon dolar, İki Kule 923 milyon dolar, Kralın Dönüşü 1.1 milyar doların üstünde bir dünya hasılatına ulaştı. Üçleme sadece bilet kesmedi, sinemaya topluca gitmenin törensel duygusunu geri getirdi. Replikler sokak diline sızdı, okçuluk kulüpleri doldu, fantezi türü ana akımın göbeğine yerleşti. Bugün bir sinema salonunda o ilahiler yeniden yükseldiğinde, hepimiz kendimize dönük bir yolculuğa çıkıyoruz. 

Evde izleme kültürü de bu seride farklı bir yere oturdu. Uzatılmış versiyonlar, maraton geleneğini doğurdu. Theatrical kesitler yaklaşık 9 saat 17 dakika sürerken, uzatılmış üçleme 11 saati aşıyor. Bu, bir pazar gününü tek bir hikâyeye adamak demek. Biraz yorucu, evet, ama iyi bir yorulma. Çünkü arada nefes aldığınız her sahne, bir sonraki vadiyi daha ferah gösteriyor. 

Peki serinin dili neden bu kadar etkileyici? Birincisi, ölçek duygusunu kaybetmiyor. Devasa savaşların gölgesinde, küçük jestlere yer açıyor. Sam’in yemek çantası, Pippin’in merakı, Merry’nin birdenbire ciddileşmesi. İkincisi, kötülüğün tek bir şeytan figürüne indirgenmediğini hissettiriyor. Güç, yüzük olmadan da aklımızı meşgul ediyor. Üçüncüsü, doğayı yalnızca arka plan değil, ahlaki bir işaret levhası gibi kullanıyor. Ağaçların konuşabildiği bir dünyada kibirli olmak daha zor. Dördüncüsü, mizahı utangaç ama etkili. Gimli ile Legolas’ın küçük yarışı, ölümün eşiğinde bile gülmenin mümkün olduğunu hatırlatıyor.

Buraya kadar olanlar sinema tarihinin kilometre taşları. Ama Orta Dünya yolculuğu orada bitmedi. Amazon’un Rings of Power dizisi, İkinci Çağ’a uzanıp güç yüzüklerinin dövüldüğü o kritik dönemi sahneye taşıdı. İkinci sezonu 29 Ağustos 2024’te başladı, sekiz bölüm halinde 3 Ekim 2024’te son buldu. Eleştiriler çeşitlilik gösterse de ikinci sezonun daha hareketli bir tempoyla yol aldığı, kimi kusurlarını korurken yeni maharetler keşfettiği söylendi. Sauron’un Annatar suretiyle kurduğu entrikalar, Celebrimbor’un zanaatkârlığı ve mithril tartışması, dizinin kendi ayağının üzerinde durmaya çalıştığı yerler. Bu cephedeki tartışmalar, Tolkien dünyasının uyarlama sorunlarını yeniden gündeme taşıdı: derinlik mi, erişilebilirlik mi, kanonik sadakat mi, çağdaş anlatı dili mi. Dizi, tüm bu gerilimlerin ortasında ama yeni izleyici kuşağına Orta Dünya kapısını aralamayı da başardı. 

Sinema salonlarında ise 2024’ün Aralık ayında animasyon The War of the Rohirrim karşımıza çıktı. Rohan’ın kralı Helm Hammerhand’in efsanesini anlatan film, Jackson’ın estetik mirasına tutunan bir görsel tutarlılık arıyor ve öyküyü birkaç yüzyıl geriye çekerek aynı dünyada yeni bir ağıt yakıyor. Çıkış tarihiyle birlikte geniş vizyona yayılan yapım, eleştirmenlerden karışık-olumlu yorumlar aldı. Bazıları anlatıyı bağımsız bir epik olarak beğendi, bazıları ise animasyon tercihini mesafeli karşıladı. Yine de Orta Dünya’nın çayırları, at nalları ve büyük kapılar alıştığımız gibi görünüyordu. 

Ufukta yeni bir canlı aksiyon proje daha var: The Hunt for Gollum. Yönetmen koltuğunda ve başrolde Andy Serkis’i göreceğiz. Warner Bros, gösterim tarihini 17 Aralık 2027 olarak duyurdu. Peter Jackson, Fran Walsh ve Philippa Boyens yapımcı olarak projeye omuz veriyor. Hatta son günlerde Gandalf ve Frodo’nun da dönüşüne dair işaretler konuşuluyor. Elbette resmi kadro açıklamaları netleşmeden, bunu bir heyecan kıvılcımı olarak görmek en doğrusu. Yine de Gollum’un bakış açısından anlatılacak bir hikâye fikri, serinin kalbinde yıllardır atan o ikilemi büyüteç altına alacak gibi duruyor: bağımlılık ile kurtuluş arasındaki kapı aralığı. 

Yüzüklerin Efendisi’nin incelikli tarafı, merdiveni hep insana kuruyor. Büyük kapılar, büyülü diller, görkemli kaleler var ama nihai karar bir tek yüreğin avlusunda veriliyor. Frodo’nun en zayıf anında Sam’in taşıdığı yük, aslında her birimizin omzundaki görünmez sorumluluk. Orta Dünya’da kötülük bir gazete manşeti değil, her sabah kendimizle yaptığımız pazarlık. Yüzüğe bakıp “Birazcık denesem ne olur” dediğimiz anları düşünün. İnsanın kırılganlığını ciddiye almak, serinin etik bakiyesini belirliyor. İşte bu yüzden bu dünya, Anadolu’nun içli hikâyeleriyle anlaşır. Gaziantep’in bakırcılar çarşısında çekiç seslerinin ritmine denk gelen bir ritim var bu filmlerde. Zanaatkârlık, sabır, tekrar, ter. Bir kalkanın kenarını düzeltirken, bir melodiyi tekrar ederken, bir sahnenin ışığını milim milim ayarlarken, aynı ahlaki sabır devreye giriyor.

Sevdiğim bir başka ayrıntı da şu: kaderin cilvesi, yalnız kahramana kıyak geçmez. Çoğu zaman, seçilmemiş olanın adımlarında büyür. Éowyn’in “Ben bir kadınım” diye kılıcını savurduğu an, toplumsal rollerin dar kalıbını parçalamanın sinemadaki parlak örneklerinden biri. Merry ile Pippin’in büyümesi de öyle. Önemli kararlar hep saray salonlarında alınmıyor, çoğu zaman çadırın arkasında, yorgun bir saatten sonra veriliyor. Bir parça ekmek, bir içim su, ateşin başında kısık bir sohbet. Serinin mizahı, bu gündeliklikten doğuyor. Şakalaşmalar basit gibi görünse de, hayatta kalmanın en eski yöntemi. Korkunun içinden gülerek geçmek.

Serinin gölgesinde dolaşan tartışmalar elbette var. Kimi temsillerin tek boyutlu veya sorunlu bulunduğu, özellikle düşman figürlerinin cilt tonu ve kostüm diliyle ilişkilendirilen eleştiriler sık sık yazıldı. Bu tartışmalar, edebiyatın tarihsel bağlamına ve sinemanın çağdaş sorumluluğuna bakmayı gerektiriyor. Benim için önemli olan, bu dünyanın bundan sonra kurulacak her yeni hikâyede daha kapsayıcı bir dil aramasının gereği. Çünkü dostluk ve umut hikâyesi anlatıyorsanız, dünya genişlemeye meyyal olmalı.

Gelelim, Yüzüklerin Efendisi’ni neden hâlâ konuştuğumuza. Bence asıl sebep şu: başarının formülü teknik parıltıda değil, ahlaki ölçekte yatıyor. Orta Dünya, “Ben kimim ve neye dönüşüyorum” sorusunu soruyor. Şanlı bir seçilmişlikten değil, yük taşımayı kabul eden sıradanlardan medet umuyor. Bu dünyada kahramanlık, kılıcı en iyi sallamak değil, yüzüğü en yakıcı anda parmağına takmamak. Karanlığa yenildiğimiz anlar da var, bunu da saklamıyor. Gri alanları olan bir masal bu. İyilik, tek parçalı bir mermer değil, çatlaklarından ışık sızan bir toprak testi. O testiyi her gün elimizle yoklayıp, çatlakların genişlemesine izin vermemeye çalışıyoruz.

Teknik bir notla bitireyim, çünkü bu seriyi teknikten bağımsız konuşmak haksızlık olur. Kamera, minyatür, makyaj, kostüm, ses tasarımı, müzik, kurgu. Hepsi birbirine kenetlenmiş bir zincirin halkaları. Bu zincirin herhangi bir halkası gevşese, anlatı düşer. Ama dağınıklık hissetmiyoruz. Çünkü emek, sabır ve risk bir kere aynı sofrada buluşmuş. Kralın Dönüşü’nün Oscar gecesindeki tarihi yürüyüşü, sadece bir tören şovundan ibaret değildi. Fantezinin ciddiye alınabileceğini, büyük duyguların büyük salonlarda saygıyla karşılanabileceğini kanıtladı. 

Bugün tekrar açıp izlediğimizde, ilk dakikadan itibaren Shore’un yaylılarıyla bir kapı aralanıyor. O kapıdan adım atınca, insanlığın epeydir unuttuğu bir şeye dokunuyoruz: omuzda taşınan yükün kıymetine. Sam’in “Ben seni taşıyacağım” kararı, bize de bir soru bırakıyor. Kimi taşıyacağız? Kimi bekleyeceğiz? Hangi yüzüğü parmağımıza sürmemek için kendimizle kavga edeceğiz? Belki bu yüzden her yeniden izleyişte yeni bir duygu çıkıyor ortaya. Çünkü hayat değişiyor, biz değişiyoruz, ama bir yüzüğün gölgesi hep aynı kalıyor. O gölgeyi küçültmenin yolu, bizimki gibi şehirlerde, Gaziantep’in taş sokakları gibi yollarda, birbirimizin omzuna omuz vere vere yürümekten geçiyor.

Bazen diyorum ki, sinema büyük hikâyeler anlatır ama en doğrusu küçük bir cümlede saklıdır. Yüzüklerin Efendisi, o küçük cümleyi bize unutmamayı öğretiyor: Birlikte olursak yol var. Ayrı düşersek yüzük konuşur. Yol mu, yüzük mü? Her izleyişte bu soruyu yeniden soruyoruz. İşte bu yüzden, bu seri bitmedi. Sadece yeni seyircilerin kalbinde yeniden başlıyor. Kapanış müziği çalarken, ışıklar açıldığında kendi hayatımıza dönüyor ve içimizden sessizce şu cümleyi fısıldıyoruz: Ben de taşıyacağım.

1 Yorumlar

Blog içerisinde minimum hatta hiç görsel kullanmamaya özen gösteriyorum, dikkat dağıttığına inanıyorum. Yazılarımda amacım sizlerle sohbet etmek, dahil olmak isterseniz yorum bırakmanızı rica edeceğim, mutlaka cevaplıyor olacağım, kendinize iyi davranın...

  1. Çok iyi bir inceleme olmuş, emeğinize sağlık. Yüzüklerin Efendisi benim açık ara en sevdiğim romandır. Fantastik olduğu için kimileri göz ardı edebiliyor ama yazarın anlatımı ve hikayenin derinliği çok vurucu bence. Filmleri de bir o kadar özenlidir ki defalarca izlemişimdir. Karakterlerin ruhu çok iyi yansıtılmış. Kitabı daha sonra okumama rağmen filmler bile bende çok iz bırakmıştı. Aragorn olsun Frodo, Sam, Eowyn, Faramir zihnimizde öyle uydu ki hikayeye yerlerinde başka oyuncuları görmek istemezdim.
    Yazarı kadın karakter eksikliği nedeniyle eleştirenler var. Fakat bir iki güçlü, iz bırakan kadın karakterin olması diğer yapımlarda laf olsun, göze hitap etsin diye konan çok sayıda kadın karakterden iyidir.
    Tolkien'in düş gücüne, kaleminin sıradışı oluşuna hayranım. Fantastik ögeler içeriyor diye eserin önemini kavramayanlar yanılıyor. Yine benzer insanlar animeleri de bunlar çocuk işi diye hor görürler. Benim için anime dünyasının başyapıtı da Naruto'dur. Görmeyi, anlamayı bilenler her şeyden ders çıkarabilir ve ilham alabilir. Tolkien de akıllardan hiç silinmeyecektir. Silmarillion'u okuduktan sonra kafasındaki dünyayı daha net görebiliyoruz. Aslında onun eserleri tam da insanlığı tüm gerçekliği ile yansıtan ayna gibi.

    YanıtlaSil
Daha yeni Daha eski