Bildirimden Önce Hayat Vardı

Sosyal medya yokken ne mi yapıyorduk? Önce şunu söyleyeyim: İnsan, ekrana değil insana döndüğünde zaman başka akıyor. Mahallenin rüzgârı bildirim sesi gibi pat diye düşmüyor kulağa. Daha yavaş, daha uzun, daha hakiki bir akış var. Bugün Türkiye’de 2025 başı itibarıyla yaklaşık 58,5 milyon kişinin sosyal medyada aktif olduğunu, bunun da nüfusun hatırı sayılır bir kısmına denk geldiğini biliyoruz. Bu sayıların büyüklüğü, şimdi nasıl yaşadığımızı açıklıyor ama eskiden nasıl yaşadığımızı unutturmasın. Çünkü o zamanlar da hayat doluydu; sadece sesi daha kısıktı, rengi daha doğal. (DataReportal, Daily Sabah)

Ben Gaziantep’te yazıyorum. Bakırcılar Çarşısı’nın çekiç sesini, Şirvani’nin gölgesini, Kale’nin rüzgârını bilirim. Ama bu yazı, Antep’in bir mahallesinden Kars’ın bir köyüne, Ayvalık’ın bir sokağından Diyarbakır’ın sur içlerine kadar herkese tanıdık gelecek şeylerden söz edecek. Sosyal medya yokken neler mi yapıyorduk? Hem çok basit, hem çok derin şeyler.

Sokakla tanışıyorduk. Evden dışarı adım attığımız an, bir topluluk, bir oyun, bir hareket başlıyordu. Seksek tahtası tebeşirle çizilir, taş ustalıkla kareden kareye atılırdı. Misketlerin camında dünyanın bütün denizleri vardı sanki; ışık vurdukça başka renk akardı içlerinden. Dokuz taş kurulur, kaldırım taşına dizilen piyonlar birer birer devrilirken sesimiz yankı yapardı sokakta. Lastik atlama oynayanların kahkahası, uzun eşeğe dalanların tozu dumanı birbirine karışırdı. Topaç çevrilirdi; ipi bir çekişte dönmeye başlayan ahşap, zemini çizgi çizgi boyardı. “Arabaaaa” diye bağırınca oyunlar durur, araba geçince kaldığımız yerden devam ederdik. O molalarda birbirimize bakardık, kimsenin bildirimine değil.

Akşam olunca sandalyeler sokağa çıkarılırdı. Komşuluk dediğin, bir sandalye mesafesiydi. Kimi günler duvarda yasemen kokusu, kimi günler sobalı evlerde közde patatesin kokusu dolaşırdı. Konuşmalar, bugünün story’lerine benzerdi belki ama 24 saat sonra silinmezdi. Bir konu açılır, biri anısını anlatır, diğeri kahkahayı basar, bir diğeri “bizim oralarda” diye başlayıp yeni bir kapı aralardı. Konu, kendiliğinden büyür, dallanırdı. Kavgalar da olurdu, barışmalar da. Ama offline bir bağla bağlanırdık. Kablosu yoktu, çekim gücü yüksekti.

Misafirlik, bugün “lokasyon attığım” bir buluşmadan çok farklıydı. Kimse “önce yaz, sonra gel” demezdi. Zile basarsın, kapı açılır, “buyurun” denirdi. Uzun koltuklarda yan yana oturup aynı noktaya bakmaz, aynı sohbetin içine düşerdik. Çocukların payına, odanın bir köşesinde kurulmuş oyuncak dünyası, salon halısında küçük bir araba parkuru, holde top sektirme sinir bozmacası düşerdi. Misafirlik, küçük ikramların bahane olduğu büyük buluşmalardı. Bazen bir tepsi börek fırına yollanırdı, bazen komşunun yaptığı pekmezden bir kase gelirdi. Kim ne getirmişten çok, kim ne haldeydi konuşulurdu.

Mahallenin bakkalı vardı, veresiye defteriyle. O defter, bugünün “kaydedildi” listeleri kadar somut, bir o kadar da güvene dayalıydı. İçinde büyük rakamlar değil, küçük güvenler yazardı. Bakkal “yarın getirirsin” der, çocuk bir sakızla çıkarken arkasından “o sakızı babana söyle” diye tembih yollardı. Gazoz kapakları biriktirilir, el işiyle oyun kurulur, çekilişler yapılırdı. Kimi zaman kapakların içindeki küçük yazılar, bugünün algoritmalarından daha sürprizliydi. Ne çıkacağını kimse bilmezdi.

Berber koltuğu, şehrin gazetesi gibiydi. Kulaktan kulağa, manşetsiz haberler dolaşırdı. Kim nişanlanmış, kim askerden gelmiş, kim taşınmış; hepsi traş köpüğüyle karışık bir sohbetin içinde yayılırdı. Doktorun bekleme salonu, yerdeki çizgilere basmadan yürümeye çalışan çocukların oyun alanıydı. Otobüslerde, minibüslerde camdan dışarı bakmanın bir felsefesi vardı. Bir sokağın yıkanması, damdan sarkan halının silkelemesi, kaldırımda güneşlenen kedinin tembelliği pencereden dünyayı izleyen insanların ortak manzarasıydı.

Radyo, evin kalp atışıydı. Frekanslar değiştikçe, evin ruhu da değişirdi. Türk sanat müziği akşamları, türkü programları, istek saatleri… Kasetçalarda boş kasetin üzerine şarkı yakalamaya çalışırdık. Spiker konuşmaya başlayınca “sus sus sus” diye işaretleşirdik ki şarkının başı temiz olsun. Çatıya anten ayarlamaya çıkan babanın “tutuyor mu” diye bağırışı, aşağıdan “biraz sola” diye yükselen cevaplar, toplu bir teknoloji ayarıydı. Tek kanal dönemine yetişenler, televizyonun açılış jeneriklerini ezbere bilirdi. Pazar sabahları çizgi filmler, akşamüstleri film kuşakları, Ramazan geceleri davul sesiyle karışan ilahiler… VCD’ler, kiralık kasetler, başa sarılan bantlar, kalemin içinde döndürülen makaralar. Hepsi birer ritüeldi.

Mektup yazardık. Kâğıdın kokusu, zarfın dokusu, pulun üzerindeki küçük resim… PTT’nin önünde sıra olurdu. “Geldi mi mektup” diye sorulurdu, postacı beklenirdi. Adresin önüne bazen “Sevgili” yazılırdı. Ne kadar vakur bir sözcük, değil mi? Sevgili. Kayıtlı bir kişi değil, isim-soyisim. Mesafe alacağını bilirsin, sabretmenin bir karakter eğitimi olduğunu öğrenirsin. Gelen mektup açılınca, satırlar arasında notalar çalardı. El yazısı, gönderenin sesi gibiydi. Bugün emojinin taşıdığı duygu kısa, o zaman virgülün taşıdığı nefes uzundu.

Okurduk. Gazetenin sayfalarını ters yüz ederek, köşe yazarına itiraz ede ede, bulmacadaki bir kelimeyi bütün aile seferberliğiyle doldura doldura okurduk. Meydan Larousse gibi ansiklopediler rafta bir gurur cismiydi. Çocuk dergileri eve ay başlarında bayramlık sevinç gibi gelirdi. Kütüphaneden kartla kitap almanın, kitap geri verildiğinde memurun attığı küçük mührün bile sesi kalırdı bellekte. Yazın gölge arayan kahvehane, kışın soba başını paylaşan insanların buluşma yeriydi. Okey taşının şakırtısı, tavlanın zar sesine karışır, masanın etrafına toplananlar sadece oyun oynamaz, günün muhasebesini de yapardı.

Spor sahası yoksa da sahamız vardı. Sokakta iki taş kale, çizik çizgi orta saha. “Kale arkasından top almak yasak” kuralı, bütün dünyada geçerliydi sanki. Mahalle maçlarında adalet zaten sahadaydı; ofsaytı kimse doğru düzgün bilmezdi ama haksız golü herkes hissederdi. Kavgalar olurdu, barışlar hızlıydı. Top delinir, ayağa büyük gelir, burnumuzun ucunu acıtırdı ama o mutluluk, telefonun titreşimine benzemezdi. El yordamıyla kurduğumuz adalet, el sıkışarak biterdi. Yalancı penaltılar bile iyi niyetli yalanlardandı.

Pazara giderdik. Tezgâhın önünde seçilen domatesin kokusu burna gelir, satıcının sesi tepe hoparlöründen değil, yan başından dokunurdu kulağa. Pazarlık, bir eğitimdi. Kilolar, gramlar, filelerin içindeki renkli sebzeler; hepsi haftanın mutfak planıydı. Mevsim neyse, tencere de oydu. Kış gelince tarhana serilir, yaz yaklaşınca salça kaynar, sonbaharda fıstık ayıklanırdı. Gaziantep’te fırına tepsi salmak günlük bir pratikti; kimi evin böreği, kimi evin baklavası aynı ateşte kızarır, lezzetler yan yana pişerdi. Fırıncı, mahallenin tatlı kayıt cihazıydı. Tepsiye tebeşirle yazılan baş harfler, bugün kullanıcı adlarının yerini tutardı.

Düğünler ve taziyeler, sosyal bağın temel uygulamalarıydı. Düğünde herkes bir şekilde katkıda bulunur, taziyede herkes bir şekilde eksilirdi. Birinin sevincine ortak olmak, birinin acısını taşımak sosyal medya paylaşımı gibi kolay değildi. Yüz yüze, göz göze yapılırdı. Gözyaşı emojisi yoktu, ama bakışlarda bir dil vardı. Şimdi süratle tükettiğimiz cümlelerin yerinde, yavaşça söylenmiş ama uzun uzun tesir eden sözler dururdu.

Okulda teneffüs, bildirimden daha yüksek sesle çalardı. Zil çalar, bahçeye fırlar, ip atlar, seksek oynar, portakalın kabuğunu sunta üzerinde soyarken tendeki o keskin turunç kokusunu hissederdik. Sınıfa dönünce öğretmenin gözü bir telefonun ekranında değil, bizim yüzümüzde olurdu. Bazen özensiz bir ödevin köşesinde bile günün küçük hataları yazardı. Sivri uçlu kalem, kısa cümleleri uzun düşüncelere bağlardı.

Kahramanlarımız vardı. Çizgi romanların içinden çıkmış, sinemanın perdelerinden cevap veren kahramanlar. Kasetçiden yeni çıkan albümü almak, yeni bir mevsim almak gibiydi. Radyonun istek saatinde bir şarkı armağan etmek, gizlice bir kalbe selam yollamanın en romantik yoluydu. Şimdi birine özel çalma listesi yapmak kaç saniye sürüyorsa, o zaman bir şarkıyı yakalamak bazen haftaları alırdı. Beklemenin kıymeti oradan gelir. Bekledikçe çoğalırdı anlam.

El işi bilirdik. Düğme diker, sökülen yerleri yamardık. İmece, köydeki en hızlı bildirim sistemiydi. Birinin işine omuz vermek, kendi işinden bir saat çalmak değildi; hayatın toplamını artırmaktı. Mangala gibi eski oyunlar, tam da bu yüzden kıymetliydi. Küçük oyuklara bırakılan taşlar, aklın küçük zaferleriydi. Geleneksel bir zeka ve strateji oyunu olan Mangala’nın kuralları basit, etkisi büyüktü. İki kişinin önüne konan bir tahta, iki aklın uzun bir sohbetiydi. Bugün ekranın içinde tıkır tıkır akan puanların bir dedesi vardı. 

Şehirle ve tabiatla randevularımız vardı. Yaz geceleri damda yatmanın serinliği, yıldız saymanın konsantrasyonu; kış sabahları camın iç yüzeyinde oluşan buz desenleri, güneşin onları eritmesini izlemek… Yağmur yağdığında toprak kokusunu almak, kuruduğunda kaldırım taşlarının üzerindeki koyu açık desenleri seyretmek oyalanma değil, yaşamın kendisiydi. Dağ başında çekmeyen telefon yoktu çünkü telefon yoktu; ama dağın rüzgârı insanın göğsündeki bir sıkıntıyı alıp götürmeyi bilirdi.

Kendi kendimize yetmeyi de öğrendik. Bozulan bir şeyi onarmanın gururu, yeni bir şey almaktan daha yüksekti. Eskiyi dönüşümle yenilemek, yoktan var etmek gibi bir duyguydu. Plastik kapağın takoz olduğu, gazete kâğıdının cam silmeye yaradığı, çekmecede saklanan beyaz sabunun misafir nevresimine koku verdiği günlerdi. Minimalizm demeden sade yaşamak, sürdürülebilirlik demeden israf etmemek mümkündü.

Tabii ki dünya değişti. Facebook’un bütün dünyaya açıldığı 2006’dan bu yana, sosyal ağlar büyüdü, evrim geçirdi, hayatın her alanına sızdı. Haber akışı dediğimiz o sonsuz kaydırma, önce küçük bir yenilikti, sonra gündelik hayata dönüştü. Hepimiz yeni dile, yeni ritme uyum sağladık. Ama bazı şeylerin değerini bilmek için, nereden geldiğimizi unutmamak gerek. (Vikipedi)

Bugün dünyada ortalama bir internet kullanıcısının sosyal medyada günde yaklaşık iki saatten fazla geçirdiğini söylüyor araştırmalar. Bu süre kimimizde daha uzun, kimimizde daha kısa. Zamanın nereye aktığını fark etmek için rakamlara bakmak bazen uyarıcı oluyor. Çünkü insanın gün içinde gerçekten hatırladığı şeyler, çoğu zaman ekranın kaybolan anları değil, elinin değdiği, gözüyle gördüğü, beraber güldüğü anlar. (DataReportal)

Sosyal medya yokken de yalnız kalındığı olurdu ama o yalnızlık çoğu zaman bir sokağa çıkmakla, komşunun kapısını çalmakla, bir kahvehane masasına ilişmekle çözülürdü. Şimdi elimiz önce telefona gidiyor. Gitsin, buna da itirazım yok; çağ böyle akıyor. Fakat el, kapa açmadan önce gönle de gitsin istiyorum. Birinin adını arama çubuğuna değil, kalbimizin çağırdığı yere yazalım. Çok büyük işler değil bunlar. Haftada bir akşam telefonsuz yemek. Ayda bir mektup ya da kartpostal; evet, hâlâ var, hâlâ postacı kapıyı çalınca başka bir duygu gelir. Ayda bir eski bir oyunu yaşatmak; dokuz taş, mangala, tavla. Bir gün sadece şehri gezmek; hanları, pazarları, köprüleri, ağaçları. Kiminle olursak olalım, birlikte bakmak.

Gaziantep’te bazen Elmacı Pazarı’na inerim. Kalabalığın içine karışır, tezgâh tezgâh dolaşırım. Kimse beni tanımasa da herkesin hikâyesinden bir parça üzerime siner. Yolda tek bir like alamam ama bir kuru incirin tadı, bir bakırcının çekiç ritmi, bir fırının kapısından sızan koku bana yetiyor. Bilirim ki o koku, telefonun titreşiminden daha gerçek bir çağrı. Her şehrin kendi çağrısı var. Van’ın sabahı, Rize’nin çayı, Konya ovasının düzlüğü, Mardin’in taşının sıcak rengi. Bu çağrılar, bazen bir bakış, bazen bir sokak sesi, bazen bir kuş gölgesiyle gelir. Kaçırmayalım.

Sosyal medyanın iyiliğini de görelim. Uzakları yakın eder, kaybolanları buldurur, sesini duyuramayanlara mikrofon uzatır. İş bulmak, yetenek göstermek, dayanışmak… Hepsi mümkün. Ama tüm bunlar, elimizdeki aracın hayatımızın efendisi olmasına mecbur değil. Takipçi sayısından bağımsız bir insan kalbi var içimizde. Bazen en güçlü paylaşım, kimseye paylaşmadığımız bir an olabilir. Bazen en etkili hikâye, sadece ikimizin bildiği bir şakanın gülüşünde saklıdır. Bazen en doğru filtre, akşamüstü ışığıdır.

Sosyal medya yokken, hatırlamak için daha çok çabalardık. Albümlere fotoğraf dizer, arkalarına tarih atardık. Bugün bulutlara yüklediğimiz fotoğrafların kolaylığı var. Yine de bir albüm yapmanın sebatı, sayfayı çevirdikçe çıkan o hafif hışırtı, insana başka bir şey öğretir. Sabır gibi. Emek gibi. Hatır gibi. Bu kelimeler, bildirim sesiyle yarışmaz; ağır ağır yürür, ama vardıkları yerde yerleşirler.

Hani “zaman yetmiyor” diyoruz ya; belki de yeten şey zamanı doldurmanın biçimidir. Bir akşamüstü güneşi kaçırmamak, bir komşuya “nasılsın” demek, eskiciden bir sandalye alıp zımparalamak, çocuklarla yere tebeşirle bir dünya çizmek… Bunların her biri, telefonun ekranında asla tam karşılığı olmayan şeyler. Belki de bu yüzden, sosyal medya yokken yaptıklarımızı hatırlamak, bugünün içinde bize bir küçük odacık açar. Oraya saklanmak değil, oradan güç toplamak için.

Şimdi bir deney yapalım, kendi kendimize ve birbirimize. Bugün birini arayalım, hiçbir işimiz yokken. “Sesini duymak istedim” diyelim. Yarın apartman kapısından çıkarken başımızı kaldırıp gökyüzüne bakalım. Ertesi gün sokakta oynayan çocukların sesine kulak verelim, içimizdeki çocuk hafifçe kıpırdasın. Sonra bir gün, küçük bir defter alıp veresiye yazmayalım ama günün minnetini yazalım: “Bugün komşu kapısını tuttu, bugün pazarcı domatesten iki tane fazla koydu, bugün fırıncı tepsiyi önden verdi.” Biliyorum, romantik geliyor. Ama romantik dediğimiz şey, hayatın kendi gerçekliğini süslemek değil; onu fark etmek.

Bazen sosyal medyada dolaşırken, dünyanın çok büyük, bizim çok küçük olduğumuzu hissediyoruz. Oysa sokak ölçeğinde büyüklükler değişir. Mahalle ölçeğinde insanın boyu uzar, gönlünün genişliği de kendi sokağının genişliğine benzer. Orada görünürüz, orada görünür kılınırız. Bir market kasasında beklerken sıradakiyle göz göze gelmek, bir otobüs durağında aynı yağmurdan kaçmak, bir esnafın “yeni geldi, taze taze” demesine inanmak… Bunların hepsi, offline bir sosyal ağdır. Bir düğümün ucunu tutarsın, öteki düğümle bağlanır. Ağ, gözle görülmez ama insan kalbiyle hissedilir.

Şunu da unutmadan: Dünya çevrimiçi büyüdükçe, çevrimdışının değerini korumak için küçük çabalar yetecek. Ortalama bir kullanıcı günde iki saati aşkın süreyi sosyal medyada geçiriyorsa, demek ki günde bir saatlik bir “dışarı zaman” bile büyük fark yaratabilir. Güneşin altına çıkmak, bir dostun gölgesine sığınmak, bir sesin peşine takılmak. Şehirde bir ağacın altında durmak, köyde bir derenin üzerindeki köprüyü oturak yapmak. Biliyorum, herkesin zamanı az, herkesin işi çok. Ama bir anın değeri kadar uzun yaşarız. (DataReportal)

Sosyal medya yokken yaptıklarımız, aslında hâlâ mümkün. Çünkü mesele platformlar değil; mesele, insanın insana bakışı. O bakışı diri tutan her şey, bugünün kalabalığında da nefes aldırır. Bir çekiç sesi, bir fırın kokusu, bir gazoz kapağı, bir veresiye defteri, bir dam göğü, bir tebeşir çizgisi, bir mangala tahtası, bir mektup zarfı. Hepsi elimizin altında. Alıp yeniden kullanabiliriz. Çünkü bildirimden önce hayat vardı; şimdi de var. Yeter ki önce birbirimizi görelim, sonra ekranı.

Yorum Gönder

Blog içerisinde minimum hatta hiç görsel kullanmamaya özen gösteriyorum, dikkat dağıttığına inanıyorum. Yazılarımda amacım sizlerle sohbet etmek, dahil olmak isterseniz yorum bırakmanızı rica edeceğim, mutlaka cevaplıyor olacağım, kendinize iyi davranın...

Daha yeni Daha eski